Geleneksel psikoterapi neden cinsel sorunlarda iyi çalışmaz?
Geleneksel psikoterapi (özellikle klasik psikanaliz veya direktif yöntemler) cinsel işlev bozukluklarıyla çalışırken çoğu zaman "elverişsiz" bir araç olarak ortaya çıkar. Bunun başlıca nedenlerinden biri, terapistlerin erotik aktarımla nasıl baş ettikleridir.
Değiştirilmiş gerçeklikle cinsel terapi nasıl görünür?
Bu yaklaşımın seksoloji söz konusu olduğunda sık sık başarısız olmasının nedeni şudur:
1. «Profesyonellikten uzaklaşma» korkusu
Klasik ekolda erotik aktarım (danışanın terapiste ilgi duymaya başlaması) geleneksel olarak bir «direnç» veya «hata» olarak görülür. Terapist mesafe koymayı, bunu çocukluk travmalarının bir belirtisi ya da ebeveyn imgesinin yansıması olarak analiz etmeyi öğrenir.
Oysa seksolojide erotik gerilim bir engel değil, çalışma malzemesidir. Terapist bu duygulardan korkar ve onları «sterileştirmeye» ya da gerçekle ilgisiz bir şey olarak yorumlamaya çalışırsa, danışanın canlı deneyimini değersizleştirir. Danışan utanç duyar, kapanır ve terapi, cinselliğin canlı bir enerji yerine soyut bir kavram olarak konuşulduğu entelektüel bir oyuna dönüşür.
2. «Yaşamak» yerine «yorumlama» tuzağı
Geleneksel terapi açıklamayı sever: «Böyle davranıyorsunuz çünkü çocukluğunuzda şu deneyimi yaşadınız.» Bu entelektüel bir yaklaşımdır. Oysa cinsellik bedensel, söz öncesi bir alandır.
Terapist erotik aktarımı «yorumlamaya» çalıştığında odağı duyumlardan anlamlara kaydırır. Danışan sorununu «anlamaya» başlar ama kendini farklı «hissetmeye» başlamaz. Cinsel sorunlar çoğu zaman yasaklar, yakınlık korkusu veya bedenle temas kaybı alanında yatar. Entelektüelleştirme burada yakınlıktan kaçmanın bir yoludur, onu iyileştirmenin değil.
3. Erotik için «güvenli bir kap»ın yokluğu
Cinsel bir sorunu iyileştirmek için danışanın erotik dürtüsünü, yargılanmadan, korkulmadan ve ondan «iyileştirilmeden» güvenli bir ortamda yaşayabilmesi gerekir.
Terapist «olayın üstünde» bir konum alır ve erotikliği analiz gerektiren bir şey olarak görürse, danışana şunu iletir: «Duyguların yersiz.» Bu, birçok insanın çocuklukta veya geçmiş ilişkilerde yaşadığı, cinselliklerinin reddedildiği ya da «kirli» sayıldığı travmayı tekrarlar. Cinselliğin meşrulaştığı bir yer olmak yerine terapi, onun yeniden bastırıldığı bir yer hâline gelir.
4. «Kafa» ile «beden» arasındaki kopukluk
Geleneksel terapi konuşma türüdür. Cinsellik ise bedensel bir türdür. Cinsel sorunları yalnızca sözlerle iyileştirmeye çalıştığımızda, bedenin bilinçten daha fazlasını «hatırladığı» gerçeğini görmezden geliriz.
Terapist erotik aktarımla, tam şu anda odada bulunan canlı bir enerji olarak çalışmayı bilmiyorsa, danışanın bu enerjiyi bütünleştirmesine yardımcı olma şansını kaçırır. Bunun yerine danışana «cinsellik hakkında konuşmayı» önerir; bu da çoğu zaman kişinin kendi bedenine daha da yabancılaşmasına yol açar.
Sonuç
Geleneksel terapi seksolojide sık sık başarısız olur, çünkü erotiklikle etkileşmek yerine onu kontrol etmeye çalışır.
Cinsel sorunlarla etkili çalışmak için, erotik aktarımdan korkmayan, onu «düzeltmeye» veya «açıklamaya» çalışmayan, onu güçlü bir kuvvet olarak tanıyan bir yaklaşım gerekir. Terapist bu gerilimi «klinik bir vaka»ya dönüştürmeden taşıyacak kadar sağlam olmalı ve bunu, danışana arzu, yakınlık ve bedensellik hakkını geri vermek için kullanmalıdır.
Cinsellik nedenleri anlamakla değil, enerjinin kendisini kabul etmekle iyileşir. Terapist bu enerjiyi odada taşıyamazsa, danışana yalnızca cinselliğinin bastırılması veya «tedavi edilmesi» gereken tehlikeli bir şey olduğunu doğrular. Gerçek terapi, erotikliğin bir «semptom» olmayı bırakıp canlı, meşru ve şifalı bir deneyime dönüştüğü yerde başlar.